Uygur Olmak: Medeniyetten Eziyete 1300 Yıllık Yolculuk

Dünyaya karşı bakış açınız ve kendinizi konumlandırdığınız alanlar, tarihi bilgilerle beraber daha da derinleşir. Bu tıpkı öğrenmeye bir amaçla başlamak gibidir.

Tarih, denildiğinde birçok kişinin zihninde okul hayatı canlanır. Öyle ki, tarihin tozlu sayfalarından bugüne ezberlenmesi gereken pek çok konu ve Uygur, Hun, Osmanlı gibi birçok devlet vardır. Kurulan devletler, hükümdarlar, seferler, savaşlar derken öğrencilik hayatında tarih dersi, bilgi yığını haline gelir. Halbuki yaşanmışlıklar vardır tarihin içerisinde. Araştırmaya başladığınızda, kendinizi, birbirini tamamlayan, merak duygunuzu giderici ve şaşırtıcı birçok hikayenin ortasında bulursunuz.

 

Hedefleriniz ne kadar belirgin ve ulaşma isteğiniz ne kadar çoksa, attığınız her adım size keyif verir. Eğer yaşadığınız dünyayı tanımayı, geçmişi öğrenmeyi hedefliyorsanız ve merak duygunuz ne kadar aktifse, yaptığınız araştırmalar, edindiğiniz bilgiler hedefinize ulaşma yolunda sizi keyiflendirir. Böylelikle tarih, ilgi alanınıza girmeye başlar ve bilgi yığınlığından bilgi birikimine doğru bir dönüşüm olur. Elbette herkesin ilgi alanı, merak duygusu, hayata bakış açısı aynı değildir. Böyle olduğunda da tarihi herkes için bilgi birikimine dönüştürmek güçtür. Çünkü kişilerin bilgi haznesi kendi tercihleri ile şekillendirilir. Fakat bu yazıda, geçmişe ilgili, araştırmayı seven ve başlıktan da hareketle merak duygusu tetiklenen okurlarla beraber geçmişten günümüze keyifli bir yolculuk yapacağız. 

O halde hep beraber, tarihin, medeniyetler sayfasını açarak Uygur Devleti başlığında toplanabiliriz. Medeniyeti, bir diğer anlamsal benzerlik taşıdığı uygarlık kelimesi ile özleştirecek olursak, Türk tarihinin en önemli uygarlıklarından biri olarak Uygur Devleti’ni gösterebiliriz.  İslamiyet Öncesi Türk Tarihi şeklinde bilinen bir kalıp vardır. Bu kalıp içerisinde, Türk boyları, kurulan ilk Türk devletleri, kavimler göçü gibi pek çok tarihi olaylar yaşanmıştır. Uygur Devleti de bu dönemde yerleşik hayata geçen ilk Türk devleti olarak, uygarlık yolunda ilk adımını atmıştır. 

 

Yerleşik Hayatın İçinde Bir Türk Devleti: Uygur

Uygarlaşmak için çağınızın ötesinde, ileriye dönük bir yaşantı içerisinde olmalısınız. Uygur Devleti’nin yaşadığı dönemin şartlarına bakacak olursanız, göçebe hayatın izlerine rastlarsınız. Belli bir düzene sahip olamayan Türkler, konar göçer hayat tarzı ile oradan oraya savrulmaktadır. Bu esnada Uygur Devleti de yerleşik hayata geçerek çağının ötesinde bir hareket başlatmıştır.

Elbette, Uygur Devleti kurucusu olan Kutluğ Kül Bilge Kağan 745 yılının bir yaz sabahında ‘Yerleşik hayata geçen İlk Türk devletini kuracağım.’ diyerek uyanmamıştır. Hatta devletin kurucusu olsa da yerleşik hayata geçilen dönemi görememiştir. Çünkü tarihi olaylar sebep sonuç ilişkisi üzerine yaşanmıştır. Yerleşik hayata geçmek içinse Türklerin bir sebebi veya amacı olmalıdır. Günümüzde dahi yaşadığımız şehri değiştirirken pek çok sebebimiz olur. Göçebe hayatı yerleşik hayata geçirmek için de elinizde bir gerekçeniz olmalıdır. Öyle ki Uygur Devleti’nin yerleşik hayatı seçmesinin sebepleri de ihtiyaçlar olmuştur. Sınırlarını genişletmek isteyen hükümdarlar, topraklarını korumak isteyen devletler, kurulan ve yıkılan boylar derken Orta Asya’da hareketli bir yaşantı söz konusuydu. 

Bu dönemde de Uygur Devleti’nin hükümdarlarından Bögü Kağan, Çin’de çıkan bir isyanı durdurmak için çıktığı seferin dönüşünde dini bir ayine denk gelir. Yanlarına giderek yaptıkları ibadeti sorar ve Maniheizm, bir diğer adıyla Mani dini ile tanışır. 

Maniheizm Dini Ve Uygurlar

Mani dininin, kurallarını ve ibadetlerini merak eden Bögü Kağan’ın asıl dikkatini çeken ilk kural olmuştur. 

Maniheizm hakkında daha detaylı bilgi: https://islamansiklopedisi.org.tr/maniheizm

“Savaşmak Yok”

Hareketli bir coğrafyanın içerisinde yıllardır süren ve bitmek bilmeyen savaşlardan, istilalardan yılmış olan Bögü, aradığı dini bulmuş, böylelikle savaşmanın olmadığı bir dini kabul etmek onun için çok kolay olmuştur. İkinci kural hem onu şaşırtmış hem de yerleşik hayata geçmek için, ilk sebeplerden biri haline gelmiştir.

 

Et yememek”

Savaşçı bir millet olan Türkler, kurdukları her devlette de bu anlayışı sürdürmüştür. Savaş meydanına çıkmak ve galibiyet kazanmak içinse, güç gereklidir. Güç kazanmanın en önemli unsuru da sağlam beslenmekten gelir.  Et yemeden bu güce sahip olamazlardı ama Bögü Kağan’ın aklındaki düşünce bu değildi. Çünkü savaşmak yoktu. Fakat ne yiyebilirlerdi. Et yiyemeyecek olan milletin sebze yemesi gerekir, sebze içinse ekip biçmek lazımdır. İşte bu esnada tarım Uygur Devleti’nin hayatını şekillendirmeye başlar. 

“Tarım ve ilk kağıt para

Tarımla beraber yerleşik hayatın ilk adımını atarlar. Uygurlar sebze tüketirken, avladıkları hayvanları da etrafındaki birçok devlete satmaya başlarlar. Ayrıca toprağı işledikçe etrafındaki (Niş adını verdikleri)madenleri de keşfederler.  Böylelikle ticarete atılır ve para kullanımında ilerleyerek, ilk defa kâğıt para olan Çav’ı kullanırlar. Özellikle Çin ile sık ticaret yaparlar ve Çin’in başına gelen doğal afet sonrasında, Çinli tüccarlara faizli para vererek, Türk bankacılığının ilk izlerini gösterirler.
Maniheizm dinin kurucusu olan Mani adındaki kişi aynı zamanda bir nakkaştır. Oluşturmuş olduğu dinin bir diğer özelliği olarak da mesleğinin etkisiyle beraber resmi ele alır. 

“Resim çizmek”

Böylelikle yerleşik hayata geçen Uygurlar, evlerinin duvarlarında pek çok resim çizmeye başlarlar. Fakat bu resimler günümüz şartlarında kullanıldığı gibi değildir. Fresko adında, ıslak kireçle yapılan sıvanın üstüne, organik boyalarla çizilen resimlerdir. Resimler zamanla değiştirilmek istenir fakat duvardan silmek oldukça güçtür, bu yüzden Uygurlar taşınabilir çapta küçük resimler yani minyatürler yapmaya başlarlar. Böylelikle sanatsal çalışmalar açığa çıkar. 

Her dinde olduğu gibi Maniheizm’de de dua etmek gibi bir durum vardır ama biraz daha farklıdır. 

“Birbirine Dua Etmek”

Birbirine dua etmenin en önemli şartı yazılı olmasıdır. Durum böyle olunca Uygurlar yazıyı hayatlarında daha sık kullanmaya başlarlar. Türk her yerde Türk’tür anlayışından da hareketle, ilerleyen zamanlarda Uygurlar, sürekli dua yazmanın zorluğuna karşı, Çin’in matbaasının bir örneğini alarak duaları kitaplaştırırlar. Tıpkı birçoğumuzun evinde bulunan dini aylarda ortaya çıkan dualar kitabı gibi herkesin evinde dua kitabı olmaya başlar. Bu durum Uygurlar arasında anlatılan hikâyelerin de kitaplaşmasına yol açar.

Birçok hikâye kitabı ile beraber hukuki kurallar, Türk töreleri yazıya geçirilerek kitaplaştırılır. Kitapların çok sayıda olması sorun haline gelse de kütüphane sistemini kurarak bir yeniliğe daha adım atarlar. Hatta kütüphanecilik sisteminde kitapları konularına göre dizerek sınıflandırma yaparlar. Okumaktan da ilerisinde, kitaplardaki hikâyeleri canlandırarak Türk tiyatrosunun temelini oluşturmuş olurlar. Zamanla tiyatroları şekillendirerek ortaoyunu, pandomima gibi türleri de oynamaya başlarlar. 

Birçok dinde olan tapınak elbette Maniheizm’de de vardır.

“Uygur İbadeti: Günde 9 Kez Tapınağa Bakmak”

Dinin gereğince inşa edilen tapınağı günde en az 9 kere görmek gerekmektedir. Kulağa öylesine kolay geliyor ki tapınağa gidip ibadet yapmak bile gerekmiyor. İbadet şekli böyle olunca Uygurlar, tapınaklarını şehrin tam ortasına yaparak evleri de tapınağın etrafında birbirlerinin görüşünü kesmeyecek şekilde inşa ederler. Bu tasarım, Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin külliyelerinin kaynağını teşkil eder. Yağmurdan korunması için de tapınağın en üstüne kubbe yerleştirirler, böylelikle kubbe tasarımını da ilk kez kullanılmış olur.

Tüm bunların yanında Uygurlar tıbbi alanlarda da gelişim göstererek çiçek ve göz hastalıklarında tedaviler gerçekleştirirler.  Vasiyetname, velâyetname gibi pek çok konuda da hukuki kuralları vardır.

Uygurların bu medeni ve gelişmiş özelliklerine karşın Moğollar, okumuş insanlara ve Uygurlara ‘Benim Hocam’ şeklinde hitap ederler.

Çağının ötesinde adımlar atarak, medeniyetin birçok unsurunu temsil eden girişimlerde bulunarak uygarlık tarihinde yer alan Uygurların, günümüzde ne şartlar altında yaşadığını görmek çok üzücü.

 

Medeniyetin Basamakları Yerine Eziyetin Kırbaçları

Medeniyetin tarihi zincirinde bir halka bıraktığı atalarından, Çin hükümetinin kırbaçları altında kalan Uygur torunları olmak nereden, nasıl başladı? Bu sorunun cevabı için insanlık tarihini incelemek hatta sosyolojinden faydalanmak gerekir.  Fakat bu kadar derinliğe inmeden, tüm dünyanın bu zulme neden sessiz kaldığını ya da Çin’in bu politikasını neden devam ettirdiğini düşünmek ve durması adına harekete geçmek gerekir.  Oysa Çin tarihine de baktığınızda uygar devletlerin ilk 5 listesinde yer almaktadır. Hatta Türk tarihine karşı barbar sıfatını kullanmaktadırlar.

Böyle bir milletin ülke sınırları içerisinde yaşayan Uygurların evlerini yağmalamaları, okul adını verdikleri yerlerde işkenceler yapmaları, Müslümanlaşmalarına karşı çıkarak, ibadetlerini engellemeleri, kadın çocuk demeden şiddette bulunmaları, genetik ve aile yapılarını bozmaları gibi sonu gelmeyen; yıllardır süren işkencelere devam etmesi günümüz dünyasının koca bir utancıdır. Çin hükümetinin yaptığı bu zulümlerin, ne medeniyetle bağlantısı vardır ne de eleştirdikleri barbar sıfatından eksiği.  Ne yazık ki tüm dünya, özellikle de insan hakları koruyucuları bu eziyet karşısında 3 maymun gösterisini sergilemektedirler. 

Kurulan bu düzen bir gün yıkılır mı bilinmez ama medeniyetin mihenk taşlarından olan Uygurlar’ın acısı kalbimizde baki kalmalıdır. Tıpkı, tüm ezilen halkların acısının baki kaldığı gibi…


Kırgın Papatya

22 Blog Paylaşım

Yorum